Ata Şenkon anadiline duyarlı, kitapların dünyasında hem okur hem de yazar olarak yer almaktan mutlu bir çocuk. 21 Aralık 1996'da Ankara'da doğdu. İlk öykülerini anaokuluna giderken babasına anlatarak yazdırdı. "Küçük Cinin Maceraları" adını taşıyan bir dosya dolusu öyküsü var. Ata, Özel Bilkent İlköğretim Okulu yedinci sınıf öğrencisi. Okulda, Türkçe dersinde yazdığı "Masum Mavi" adlı öykü, Özel Bilkent İlköğretim Okulu'nun yayımladığı bir seçkide yer aldı. "Yazmayı seviyorum, çünkü kâğıt insanlardan daha iyi bir dinleyici," diyen Ata Şenkon, aynı zamanda gitar çalıp besteler de yapıyor. Sevgili Ata'ya, öyküsü "Masum Mavi"yi Türkçenin Renkleri'nde bizlerle paylaştığı için içtenlikle teşekkür ediyor, dilimize nice değerli yapıtlar kazandırmasını diliyoruz.
Bu öyküyü okuduğunuzda, yaşadıklarımız ve sorumluluklarımız üzerinde düşüneceğinize, yaşı küçük yüreği büyük yazarımızın yaptığı gibi kendinizi sorgulayacağınıza inanıyoruz.
MASUM MAVİ
Denizde masum bir mavilik vardı. Adını taşıyan durgun suya büyülenerek baktı Deniz. Bir hafta mavi yolculuk yapacakları teknenin güvertesinde durmuş, sabırsızlıkla yola çıkmayı bekliyordu. Annesi kamaralarında eşyalarını yerleştirirken, babası da yanında getirdiği olta takımını açıyordu. Deniz, annesinin arasına peynir koyduğu ekmekten kocaman bir lokma ısırdı. Açık hava gerçekten insanın iştahını açıyordu. Bu sırada ekmeğinden bir parça kopup denize düştü. Suyun yüzeyi birdenbire hareketlendi. Onlarca küçük balık ekmeğe üşüşmüştü. Ekmeği ufalayıp balıklara biraz daha yiyecek attı Deniz.
Kaya Bey merakla oğlunun yanına geldi. “Liman böyleyse, açıklarda ne çok balık vardır kimbilir,” dedi hevesle. Deniz önce babasının elindeki oltanın iğnesine, sonra da ekmeği bölüşen balıklara baktı. Onların minicik ağızlarını bu iğneye geçmiş olarak hayal etmek canını acıttı. Ama babasının hevesini kırmamak için ona bir şey söylemedi.
Yarım saat sonra bütün yolcular tekneye binmişti. Yunus Kaptan düdüğü çaldı ve tekne demir aldı. Masum maviye doğru yola koyuldular. İnci Hanım da güverteye çıkmış arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Birkaç saat yol aldıktan sonra bir koyda demirlediler. Kaya Bey’in beklediği an gelmişti. Hemen oltasını açarak iğnelerin ucuna yemleri takmaya başladı. “Sen de gel,” diye seslendi oğluna. “Misinanın ucunda balığın titreşimini hissetmek çok zevklidir.” Şaşırdı Deniz. Ağzı yırtıldığı için canı yanan bir balığın çaresiz çırpınışları nasıl zevk verebilirdi ki insana?
Oltanın ucundaki kurşun ağırlığı sallayıp denize fırlattı Kaya Bey. Tabureye oturup beklemeye koyuldu. Çok geçmeden misina gerildi. “Balık geldi,” diye sevinçle bağırarak makarayı sardı. Oltanın ucunda iri bir balık vardı. Belki de kıyıda ekmekleri yiyen yavru balıkların annesiydi. Balığı iğneden çıkarıp plastik kutunun içine attı. Nefes almak için ağzını açıp kapatıyordu balık. Ölmek üzereydi. Bir şeyler yapmalıydı Deniz. Balığı kurtarmak için fazla zamanı olmadığını biliyordu.
“Ben yüzmek istiyorum,” diyerek denize atlayıverdi. Birkaç kulaç attıktan sonra batıp çıkmaya başladı. Suyun içinde çırpınıyor, eliyle yardım istediğini belirten hareketler yapıyordu. Oğlunun boğulduğunu gören Kaya Bey üzerindeki giysileri bile çıkartmadan suya atladı. Deniz’i yakalayıp tekneye çekti hızla. İnci Hanım ve teknedeki öbür yolcular telaşlanmışlardı.
“Allahım ne olur ona bir şey olmasın,” diyordu Kaya Bey. Tam güverteye yatırdığı oğluna yapay solunum uygulamak üzereyken “Şaka yaptım,” diye bağırarak ayağa fırladı Deniz. “Böyle şaka mı olur?” diye kızdı Kaya Bey oğluna. “Yüreğim ağzıma geldi. Gerçekten nefessiz kaldığını düşündüm.” “Az önce tutup kutuya attığın balık da tıpkı benim gibi işte,” dedi Deniz. “O da nefessiz kalıp ölmek üzere.”
Deniz’in bu oyuna neden kalkıştığını anlamıştı Kaya Bey. Zaman yitirmeden kutudaki balığı avcuna alıp denize attı. Bir süre suyun içinde silkelenip kendine gelmeye çalıştı balık. Ardından yüzerek derinlerde yitip gitti. Sevinçle babasına sarıldı Deniz. Teşekkür etti. Yunus kaptan bir kez daha öttürdü düdüğünü. Masum mavi, güzel bir tatil için onları bekliyordu.